
Breaking Bad
Kimyasal formüllerin aslında ne kadar patlayıcı olabileceğini, bir lise öğretmeninin sıradan hayatıyla karıştırdığınızda ortaya ne çıkacağını düşünmüş müydünüz? İşte bu dizi, bir adamın iyi niyetli başlangıcını, o kadar yavaş ama kaçınılmaz bir karanlığa sürüklüyor ki, her bölüm sonunda 'Bir adım daha ileri gidemez, değil mi' diye kendi kendinize sorup duruyorsunuz. Bryan Cranston, Walter White karakterine öyle bir ruh katıyor ki, onun gözlerinin içindeki o soğukkanlı parıltıyı gördükçe hem ürperiyor hem de neden bu yola girdiğini sorguluyorsunuz. Dizinin temposu ağırdan alırken sonra öyle bir ivme kazanıyor ki, her sezon kendi içinde başka bir film kıvamında; hiçbir bölüm boşa harcanmış hissettirmiyor. New Mexico’nun o sarı ve tozlu atmosferi, çölün sıcağı gibi üzerinize çöküyor; suç dünyasının o çürümüş, gergin kokusu ekrandan burnunuza geliyor adeta. Ama asıl mesele, Walter’ın dönüşümünü izlerken kendi ahlak sınırlarınızı da sınama hissi; sizce bir insan ne kadar ileri gidebilir, kendini kandırmak ne kadar sürer diye düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi. Bir yandan Jesse Pinkman’ın kaybolmuşluğuna üzülürken, diğer yandan Gus Fring’in o rahatsız edici soğukkanlılığına hayran kalıyorsunuz. Bu dizi, izleyicisini asla hazır hissettirmiyor; her dönemeçte sarsıyor, şaşırtıyor ve sonunda öyle bir noktaya getiriyor ki, ekran karardığında bir süre ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz. Eğer karakterlerin psikolojik çöküşünü ve suçun o katmanlı yapısını merak ediyorsanız, bu yolculuğa çıkmak için geç bile kalmış olabilirsiniz.

Yorumlar
İlk yorumu sen yap.